Kudüs denildiğinde neyi konuşuyoruz? Bir şehri mi, bir coğrafyayı mı, yoksa insanlık tarihinin en kadim meselelerinden biri olan tevhid mücadelesini mi?
Kudüs kelimesi Arapça kuds kökünden gelir ve kutsallık, kutsiyet, temiz ve mübarek yer anlamlarını taşır. Şehrin tarihsel kökeni ise Sümerce-Akadca “Uru-şalim” ifadesine kadar uzanır. Yeruşalim olarak da bilinen Kudüs, “barış ve esenlik yurdu” anlamıyla üç büyük semavi dinin tarihinde merkezi bir yere sahiptir.
Ancak Kudüs’ü yalnızca coğrafi bir şehir olarak değerlendirmek, onun temsil ettiği anlamı eksik bırakmak olur.
Kudüs meselesinin merkezinde aslında tevhid ve şirk meselesi bulunmaktadır.
Şirk nedir?
Kur’an’ın ortaya koyduğu tevhid anlayışının temelinde Allah’ın mutlak egemenliği vardır. Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnızca Allah’a aittir. İnsanların hiçbir ırkı, milleti, sınıfı, zümresi veya topluluğu kendisini diğer insanlar üzerinde mutlak bir otorite sahibi olarak göremez.
Bu açıdan bakıldığında şirk yalnızca inanç dünyasına ait soyut bir kavram değildir. Şirkin yeryüzündeki karşılığı; insanın insan üzerinde tahakküm kurması, bir topluluğun kendisini diğerlerinden üstün görmesi ve başkalarının iradesini kendi egemenliği altına almaya çalışmasıdır.
Tevhid ise bunun tam karşısında durur.
Tevhid; Allah’ın birliğini kabul etmek kadar, insanın insan üzerinde ilahlık iddiasına dönüşebilecek her türlü tahakkümünü reddetmektir. Irkı, dili, rengi, soyu, sınıfı veya mensubiyeti ne olursa olsun hiçbir insan topluluğunun diğerleri üzerinde mutlak bir üstünlük ve egemenlik hakkı bulunmadığını kabul etmektir.
Kudüs’ün temsil ettiği anlam
İşte Kudüs’ü bu perspektiften okumak gerekir.
Kudüs, özünde insanlığın şirkten arındırıldığı, adaletin ve barışın egemen olduğu bir yaşam idealini temsil eder. Dolayısıyla mesele yalnızca “Kudüs kimin şehri olacak?” sorusundan ibaret değildir.
Asıl soru şudur:
Kudüs hangi anlayışın, hangi değerlerin ve nasıl bir dünya tasavvurunun sembolü olacaktır?
Bu noktada ilginç bir başka bağlantı karşımıza çıkıyor: Mekke.
Şibli Nu’mani’nin Ömer Rıza Doğrul tarafından çevrilen, O. Ziya Mollamehmedoğlu tarafından sadeleştirilen Asr-ı Saadet adlı eserinde Mekke için “Yeruşalim’e muadildir” ifadesi kullanılır.
Yeruşalim, Kudüs’ün diğer adıdır.
Bu bakış açısıyla Mekke ile Kudüs arasında yalnızca tarihsel veya coğrafi bir ilişki değil, temsil ettikleri anlam bakımından da bir yakınlık kurulabilir.
Her iki şehir de özünde tevhid, adalet, barış ve insanın insan üzerindeki tahakkümden kurtuluşu fikrini temsil eder.
Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.
Bir şehrin temsil ettiği anlam ile tarih içerisinde o şehirde ortaya çıkan uygulamalar aynı şey değildir.
Kudüs ve Mekke’nin bugünkü imtihanı
Bugün Kudüs’e baktığımızda, onun temsil ettiği anlam ile fiili gerçekliği arasında büyük bir çelişki görüyoruz.
Aynı şekilde Mekke için de benzer bir sorgulama yapmak gerekiyor.
Eğer Kudüs’ü sadece başkalarının yanlışlarını eleştirmek için konuşuyor, fakat kendi coğrafyamızdaki adaletsizlikleri, eşitsizlikleri ve insan üzerindeki tahakküm biçimlerini görmezden geliyorsak, Kudüs’ün temsil ettiği hakikati de tam olarak anlayamamışız demektir.
Çünkü tevhid, yalnızca sözle ifade edilen bir inanç değil; hayata, topluma ve yeryüzüne yansıması gereken bir adalet anlayışıdır.
Nemrutların, Firavunların, Karunların ve Hamanların isimleri değişebilir. Fakat insan üzerinde mutlak otorite kurma arzusu değişmediği sürece, onların temsil ettiği zihniyet de varlığını sürdürür.
Bugün kapitalizm, emperyalizm, sömürgecilik veya başka isimler altında ortaya çıkan tahakküm biçimlerini bu açıdan yeniden düşünmek gerekir.
Son söz
Öyleyse “Hangi Kudüs’ten bahsediyoruz?” sorusunun cevabı yalnızca haritadaki Kudüs değildir.
Biz aslında hangi değerlerin egemen olduğu bir dünyayı istediğimizi konuşuyoruz.
Kudüs, tevhidin, adaletin ve barışın sembolü olacaksa; bu anlayış yalnızca Kudüs’te değil, Mekke’de, İstanbul’da, Anamur’da ve yeryüzünün her köşesinde hayat bulmalıdır.
Çünkü Kudüs’ün meselesi, yalnızca Kudüs’ün meselesi değildir.
Kudüs, insanlığın nasıl bir dünyada yaşamak istediğinin aynasıdır.
Ve belki de bugün asıl sormamız gereken soru şudur:
Kudüs’ü kurtarmaktan önce, Kudüs’ün bize anlatmak istediği hakikati anlayabildik mi?